KUDÜS
İsmi, Darusselam karşılığı olarak eski ve yeni Ahitte Yeruşalim, hadislerde ise Beytülmakdis ve günümüzde Kudüs şeklindeki isimlerde selam-İslam ve kutsiyet anlamı bulunmaktadır. Kutsiyet ve mukaddesliğin ismiyle özdeş olduğu şehrin İsim kökeninde kutsiyet ama özünde mukaddes ve mübarektir. İlahî ifade ile çevresi bereketli kılınan,[1] mukaddes arz[2] şeklinde tavsif edilmiştir.
İnsanlık tarihi kadar eskidir zira Kabe’nin Allah’a ibadet etmek için ilk beyt olduğunu Kur’an’dan, ikinci olarak da Mescid-i Aksa olduğunu hadislerden öğreniyoruz.
Yahudi ve Hristiyanlara göre Kudüs, yeryüzünde yaratılışın ilk başladığı yer, Âdem peygamberin yaratılması için kullanılan toprağın alındığı mekân ve yeryüzünün en kutsal şehridir.
Bir Hicret Yurdu, Hicret Mekânı Olarak Kudüs
Kudüs bir hicret diyarıdır. Mezopotamya bölgesinde doğan Hz.İbrahim, Nemrut’un kendisini ateşe atmasıyla ilahî yardıma mazhar olmuş; ateşten kurtarılarak ilahi ifade ile alemler için bereketli(6) topraklara doğru hicret etmiştir. Eşi Sara ve yeğeni Lut (a.s) ile güneye, önce Mısır’a gitmiştir. Mısır’da kısa bir süre kalmış ve buradan Filistin topraklarına gelmiştir. Mısır’dan Filistin’e hicretleri sırasında bu muhacir aileye Hacer adında katılmış ve birlikte Kudüs’e yaklaşık 30 kilometre mesafedeki el-Halil şehrine yerleşmişlerdir. İbrahim ve Hacer’in oğlu İsmail bu bölgede doğmuş, Hacer ve İsmail bu bölgeden hareketle ikinci hicretlerini yaşayarak Hz.İbrahim tarafından uzak bir diyara ziraatın olmadığı bir vadiye Mekke şehrine Kabe’nin yakınına yerleştirilmişler.[3]
Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kabe’nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler. / İbrahim 37
Daha sonra İbrahim peygamber oğlu İsmail peygamber ile birlikte Kabe’yi inşa edince Rabbinden niyaz ederek soyundan peygamberler gelmesi için dua etmiş ve birkaç defa Mekke’ye gelmesine rağmen yine Filistin topraklarına Kenan diyarına dönmüştür.
Hicret yurdu çünkü; Hz.İbrahim peygamberin hicret diyarıdır, Yine Hz.Yakub peygamber ailesiyle bu diyardan hareket ederek Mısır’a hicret etmiştir. Hz.İbrahim ve Hz.Yakub peygamberlerin soyu olan İsrailoğulları yüzyıllar sonra Musa ve Harun Peygamberler önderliğinde ilahî emir gereği Mısır’dan çıkmışlar ve İlahî emir gereği hedef gösterilen toprak (Arz-ı Mukaddes Filistin) istikametinde yürümüşler.
Ancak İsrailoğullarının itaatsiz ve isyankâr tavırları sonucu Hz.Musa ve Hz.Harun peygamberler Filistin topraklarına – Kudüs’e girememişlerse de Hz.Musa peygamberden sonra Hz.Yuşa peygamber kavmin başına geçmiş ve Hz.Musa peygamber diliyle tebliğ edilen emir icra edilmeye çalışılmış ve Yuşa Peygamber tarafından Filistin topraklarında ilk fetihler gerçekleşmiştir.
Yine İsra gecesinde son peygamber, atası İbrahim’in hicret ettiği mübarek topraklara, kendisine birtakım ayetler gösterilmek üzere gecenin bir vaktinde Mescid-i Haram’dan çevresi bereketli kılınan Mescid-i Aksa’ya yürütülmüştür.
Medine’ye hicretten önce vuku bulan bu hadise, gerek İbrahim (a.s), Hacer – İsmail (a.s), Yakub (a.s), Musa (a.s), Harun (a.s) ve gerekse son peygamberin şahsında kendilerine yaşatılmış olan bilfiil hicretlerle İslam ümmetine hicret ufku kazandırılmış olmalıdır. Öyle ki, bizim hicretimiz; tembellikten çalışkanlığa, zulümden adalete, karanlıktan aydınlığa gibi denklemler bağlamında sürekli bulunulan olumsuz durumlardan olumlu olana doğru bir ufuk ve pratikle gerçekleştirilmelidir. Nitekim son peygamber İsra hadisesinden kısa bir süre sonra Medine’ye hicret edecektir.
Peygamber Yurdu Kudüs
Hz.İbrahim Peygamber’in yaşayıp vefat ettiği, Hz.İsmail peygamberin çocukluğunun bir kısmının geçtiği bu bölgede Hz.İbrahim’e müjdelenen Hz.İshak peygamberin doğup yaşadığı ve vefat ettiği, Hz.Yakub peygamberin yaşadığı, Hz.Yusuf peygamberin kuyuya atıldığı, kuyudan kurtulduğu, Hz.Musa (a.s) ile Harun (a.s) bir ömür yolunda yürüdüğü, Hz.Yuşa peygamberin fethettiği yaşadığı (Kenan diyarı), Talut’tan önceki peygamberin yaşadığı, Hz.Davud peygamber’in fethettiği, Hz.Süleyman peygamber’in hükmettiği mülkünün başkenti, insanlığa örnek ailelerden İmran ailesinin İmran’ın eşi Hanne’nin, kızları Hz.Meryem’in, Hz.Zekeriya peygamber’in, Yahya peygamber’in ve Hz.İsa peygamber’in yurdu olan Kudüs, İsra gecesi son peygamberin bir takım ayetlerin gösterilmesi için yürütüldüğü çevresi bereketli kılınmış yerdir. Çevresi bereketli kılınan bu bölge aynı zamanda Arz el Mukaddese – Mukaddes Arz’dır.
Vahiy Mekânı Kudüs ve Çevresi
Bu bölge yukarıda ismi sayılan peygamberlerin tümüne vahyin nazil olduğu yerdir. Hz.Musa bu diyarlara doğru yürürken Tevrat kendisine nazil olmuştur. Son Peygambere birtakım ayetler burada gösterilmiş; Hz.İbrahim’e Suhuf, Lut kavminin helak haberi, İshak ve Yakup Peygamberlerin müjdelenmesi olayı, Yakub ve Yusuf Peygamberlerin kıssalarının büyük bir bölümü buralarda yaşanmış, Hz.Yahya’nın Hz.Zekeriya’ya müjdelendiği yer iken Hz.Davud’a Zebur, Hz.İsa’ya İncil bu bölgede nazil olmuştur. Vahiy bağlamında daha çok örnek verilebilecek olan Kudüs ve çevresine dair Peygamber kıssalarının önemli bir bölümü bu bölgede yaşanmış olmakla birlikte Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlar olarak bu kıssaları okumaktayız.
Kudüs’te Barış
Tarih boyunca Kudüs’te barışın ancak Müslümanların eliyle gerçekleştiği görülmektedir. 638 yılında Hz.Ömer döneminde fethedilen Kudüs, 15 Temmuz 1099 Cuma günü Haçlılar tarafından işgal edilmiş büyük kıyım ve yıkım yaşanmıştır. Haçlıların kendilerinden başkasına yaşam hakkı tanımadığı Kudüs’te barış, 88 yıl aradan sonra 02 Ekim 1187 yılında Selahaddin Eyyubi tarafından fethedilmesiyle yeniden tesis edilebildi. Müslümanların tesis ettiği barış, Kudüs’teki İslam egemenliğinin 9 Aralık 1917 tarihinde İngiliz işgali sonucu sona erdi. Günümüze kadar Kudüs’te tesis edilemeyen İslam egemenliği ve süren işgal Kudüs’ün barışa hasret halini anlatmaktadır.
İmtihan değil, ilahî ikram diyarıdır Kudüs
Kudüs’ün var olan bir coğrafyadan öte bir tarih, bir medeniyet, bir sanat ama en çok bir akide olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Elbette ki bir imtihan yurdudur. Ancak madalyonun imtihan yüzü, diğer yüzü olan ilahi ikrama kıyasen çok daha küçük olmalıdır. Evet bir imtihandır; kim nasıl düşünecek, kim nasıl davranacak, kim ne kadar ilgilenecek diye… Aynı zamanda peygamber diyarı vahiy yurdu olan Kudüs konusunda Peygamberlerin misyonu ve de vahyin çizgisi bizler için asıl ve esas olandır. Çünkü Peygamberler müminler için yol gösterici rehberler iken Vahiy ise dünyamızı tanzim eden ideal bir hayat ile ahiretimizi kazanmamızı bize öğreten ilahî öğreti; ilahî ikramdır.
İlahî tavsif ile mübarek ve mukaddes gibi dini ve ulvî bir değer ve/veya değerler imtihan olmakla birlikte imtihandan çok ilahi bir ikram olarak değerlendirilmelidir. İlahî ikram kısmını görmeden ve/veya dikkate almadan sadece uğrunda mücadele verilecek bir mekân olarak değerlendirmek Kudüs’ü idrak noktasında yetersiz ve genel anlamıyla mukayese edildiğinde isabetsiz bir merhale olarak görülmelidir. Bu şekil bir okumayla Kudüs’ü mana olarak idrak edememiş olmak belki de bu bağlamda Kudüs’ü fiilen ve fiziken de kaybetmek gibi bir sonuçla karşılaşılacaktır ki böyle bir sonucun kaybedeni Kudüs’ten ziyade İslam Ümmet’i olacaktır. Bu bağlamda Kudüs’ün ruh, bilgi, bilinç, ufuk, fikir ve duruş inşası bağlamında önemli bir işlevinin olduğu söylenebilir. Bu ufuk ise taraf olmakla yetinmeyip taraf olunan ideal/ler uğruna da çalışmayı gerektirir; aksine (tıpkı günümüzde olduğu gibi) Kudüs kaybedilir; daha doğrusu Kudüs’ten mahrum kalınmış olur.
Şüphesiz ki Kudüs birden fazla din mensubu için kutsal olması sebebiyle dünyada eşi benzeri bulunmayan bir mekândır. Yahudiler ve Hristiyanlar için yeryüzünün en kutsal şehri, Müslümanlar için de kutsiyeti vahiy ile beyan edilmiş bir mekândır. Bu mekânı hakkıyla korumak belki de en önemli sorunlardan birini teşkil etmiştir. Günümüzde de aynı sorunun yaşanıyor olması Kudüs’ün renkliliğinin korunmasının ehemmiyetine işaret etmektedir. Bu bağlamda Müslümanların dışında ister Hristiyan ister Yahudilerin Kudüs’ü iyi ve doğru yönetemediklerine tarih şahit iken aynı durumu günümüzde tüm insanlık gözlemleyebilmektedir. Bu açıdan Kudüs gibi bir değerin anlaşılması ve hakkıyla yönetilebilmesi sorununu tarih boyunca Müslümanlar çözümleyebilmişlerdir. Bu noktada ilk sınavımızı halife Hz.Ömer devrinde, Hz.Ömer’in eliyle ortaya koymuş ve uygulayabilmiş bir tecrübenin temsilcileri konumundayız.
Tarihsel manada değerli, mimari ve sanatsal olarak kıymetli, arkeolojik ve yakın bölgesinde nevi şahsına münhasır olarak jeolojik hususiyetlere de ev sahipliği yapan Kudüs ve çevresine ilgiyi gerektirecek birden fazla değeri varsa da iman edenler açısından bu değerlerin en önemlisi Kudüs’ün taşımış olduğu dini değerdir. Dini değerinden hareket edilince Kudüs’ün diğer dünyevi değer-hususiyetlerinin görmezden gelinmediğini tarihsel tecrübe ortaya koymuştur. Bu bağlamda dini hususiyeti itibarıyla Kudüs’ün anlaşılması ve korunabilmesinin yolunun Kudüs’te İslam egemenliği olduğu hususunun altı çizilmelidir.
Musa Biçkioğlu
13.05.2023
[1] İsra 1
[2] Maide 21
[3] İbrahim 37
