MESCİD-İ AKSA’NIN MÜSLÜMANLAR İÇİN ÖNEMİ

88 yıllık Haçlı dönemi ve Kudüs’ün müslümanların elinden çıktığı son asır, Mescid-i Aksa’da zulmün, kargaşanın ve ölümlerin hâkim olduğu dönemlerdir. 1969’dan bugüne kadar işgal altında olan Aksa-Kudüs ve çevresi hiç şüphesiz dünya tarihindeki en büyük zulüm ve zalimleri görmüş mazlum bir coğrafya haline getirilmiştir. Yüzyıllarca İslam’ın hâkim olduğu bu nâzende mekân, Kudüs.

Müslümanların ilk kıblesi olması (Müslim, 525) dışında birçok kutsiyete sahip olan Mescid-i Aksa gerek dinler tarihi gerek İslam tarihi açısında büyük bir önem arz etmektedir. İslam’ın nazarında “Kudüs” Allah Teala tarafından mukaddes kılınmış, şirkten ve küfürden uzak tutulmuş, adaletli bir yaşam beldesi manasına gelir. Bu özellikler o mübarek topraklara Allah Teala tarafından verilmiş, Müslümanlara adaleti yaşatma ve o toprakları koruma görevi yüklenmiştir. Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi “Kudüs… Bir sınav kâğıdı… Her Mü’min kulun önünde…” Bu sebeple müslümanların imtihanı kazanması için, bir gün muhakkak gerçekleşecek olan Aksa fethi sadece bir toprak parçasına hâkim olmaktan ibaret değildir. Gerçekleşecek olan fetih müslümanların borcunu ödemesi ve ahirette alınlarının akı olacaktır. Yeryüzünde inşa edilen birinci Mescid Kâbe, ikinci Mescid ise Allah Resulü(s.a.v)’in müjdesi ile Mescid-i Aksa’dır (Müslim, Mesacid, 1). Bu müjde, Kabe’den sonra en çok ehemmiyet verilecek toprağın Mescid-i Aksa olması gerektiğini emreder nitelikte bir sözdür. Öbür taraftan Kur’an-ı Kerim’de beş ayet-i kerimede açıkça kutsallığı zikredilen (İsra 1,7/Maide 21/Enbiya 81/Mü’minun 50) Mescid-i Aksa için bazı müfessirler Kur’an’da yetmiş yerde Mescid-i Aksa’ya atıf yapıldığını savunmuştur. Hz. Muhammed (s.a.v.) kendi vefatından sonra bir bela, musibet durumunda müslümanlara Mescid-i Aksa’ya yerleşmelerini tavsiye etmiştir. Sevban b. Yemred (r.a) Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e: “Ya Rasûlallah! Şayet biz, Sen’den sonraya kalıp sıkıntıya düşecek olursak bizim nereye gitmemizi emredersin?” dedi. Efendimiz (s.a.v.) ona “Beyt-i Makdis’e gitmeni tavsiye ederim.” buyurdu (Ahmed b. Hanbel, Müsned,27/190). Kur’an’ı Kerim’de ve müfessirlerin eserlerinde de belirtildiği üzere Efendimiz (s.a.v.) sıkıntılarla, imtihanlarla dolu bir dönemi sabır içerisinde geçirirken Allah Teala onun gönlünü ferahlatarak İsra ve Miraç hadiselerini nasip eylemiştir. Bu hadiseler Mekke ve Medine ile Kudüs’ü kardeş kılmış ve Harem-i Şerif olarak ilan etmiştir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) bütün peygamberlere burada imamlık etmiştir. Bunca hadiseden sonra İslam Alemi evlatlarını aram-ı can Mescid-i Aksa’m nidalarıyla büyütmüştür. Kudüs yer ile göğün kavuştuğu, fizik ve metafizik alemin birbirine karıştığı, peygamberlerin buluşma noktası, sahabe-i kiramın vazgeçilmez durağıdır. Kudüs Allah Teala’nın emriyle müslümanların koruması gereken bir beldedir. “Kudüs bir mahşer ve menşer (diriliş) yeridir.” (İbn Mâce, İkametü’s-Salât, 196)

PEYGAMBERLER ŞEHRİ KUDÜS’ÜN KUTSİYETİ

Mehmet Akif’in ifadesiyle “Selehaddin Eyyubîlerin, Fatihlerin yurdu” olan Kudüs, İslam nazarında kutsiyetini ilk insan Hz.Adem (a.s.) döneminde kazanmıştır. Mescid-i Aksa bazı rivayetlere göre ilk olarak Hz.Adem (a.s.)’ın inşa ettiği, bazı rivayetlere göre Hz.Nuh (a.s.)’ın oğlu Sam b. Nuh’un inşa ettiği bir mesciddir. Devamında bu mescidi Hz.Süleyman (a.s.) tekrar cinlerle beraber inşa etmiştir. Aksa-Kudüs ve çevresi sadece Rasûlallah (s.a.v.) tarafından değil her birine iman ettiğimiz birçok peygamber tarafından övülmüş, o toprakların kutsiyeti vurgulanmıştır. Hz.İbrahim (a.s.), Hz.Davut (a.s.), Hz.Süleyman (a.s.), Hz.Musa (a.s.), Hz.İsa (a.s.), Hz.Zekeriyya (a.s.) ve belki de adından bihaber olduğumuz nice peygamberler bu topraklarda yaşamış, tebliğlerini orada yapmış, o sokakları adımlamıştır. Allah Teala Hz.Lut (a.s.)’ın kavmine gönderdiği azaptan Hz.İbrahim (a.s.)’ı kurtarmak için ona Kudüs’e hicreti emretmiştir (Enbiya, 21/71). Hz. İbrahim (a.s.)’ın hicreti azaptan ferahlığa kaçıştır. Bu emirden ve yolculuktan çıkardığımız yorum elbette şudur: Ferahlık Kudüs’tür, ferahlık Kudüs’ündür. Hz.Davut (a.s.) burada krallık sürmüş Hz.Süleyman (a.s.) burada dünyanın tamamına hükmetmiştir. Hz.Zekeriyya (a.s.)’ın meşhur Mihrabı burada bulunmaktadır. Peygamberler diyarı olan Aksa-Kudüs ve çevresinde birçok mucize gerçekleşmiştir. Bu topraklar İsra olayına, Hz.İsa (a.s.)’ın babasız olarak doğmasına, ölüleri diriltmesine ve göğe yükselmesine şahitlik etmiştir. Allah (c.c.), Hz.Musa (a.s.) ve kavmine de Mescid-i Aksa topraklarına gitmelerini ve orayı fethetmelerini emretmiştir. Maide Suresi 21.Âyet-i Kerîme’de belirtildiği üzere Hz.Musa (a.s.) kavmin şöyle seslenmiştir: “Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı kutsal toprağa gidin. Sakın ardınıza dönmeyin. Yoksa ziyana uğrayanlar olursunuz.” Bu ayet-i kerimedeki “kutsal toprak” ifadesi Beytülmakdis’in de içinde bulunduğu Filistin topraklarını işaret etmektedir. Onlar ise verilen nimetlere her zaman olduğu gibi yine nankörlük edip bu fetih gayretinden ve Allah (c.c.)’ın rahmetinden kaçıp ziyana uğrayanlardan olmuştur. Yani Kudüs nankörlük kabul etmeyecek bir topraktır. O gün Allah Teala’nın peygamberine iman edenlere inen emir bugün son peygambere iman eden müslümanlar için hala geçerliliğini koruyan bir emirdir. Çünkü gelen vahyi tebliğ ve tebyin eden Efendimiz (s.a.v.), o beldenin korunmasını da emretmiştir. Yakın tarihin en büyük alimlerinden biri olan Prof.Dr. Yusuf el-Karadavî İslam’da değer bakımından Mescid-i Haram ile Mescid-i Aksa’nın farkı olmadığını ifade etmiştir. Şimdi bu ayeti peygamberimizin emri olarak bir daha okumayı gerekli buluyorum. “Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı kutsal toprağa gidin. Sakın ardınıza dönmeyin. Yoksa ziyana uğrayanlar olursunuz.”

İSLAM’IN ADALETİ, HAÇLININ CANİLİĞİ VE İSRAİL MEZALİMİ

Bütün semavi dinler tarafından kutsal kılınması hasebiyle Kudüs için sürekli olarak hakimiyet davasına bürünülmüştür. Bu açıdan bakıldığında bir taht konumunda olan Kudüs dünya hakimiyetini simgelemektedir. Kudüs İslamiyet’ten sonra uzunca süreler Müslümanların hakimiyetinde kalmış bir toprak olsa da çok kısa zamanlarda Yahudi ve Hristiyanların elinde bulunmuştur. Kudüs’e değer verenlerin, Kudüs’le değer bulanların kimler olduğunu anlamak için elbette tarihi süreci elden geçirmek gerekir.

İslam Adaleti

Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a.)’ın komutasındaki orduya daha fazla dayanamayan Patrik Sophronius altı ay sonra Raşidîn halifesine teslim olmayı kabul etmiştir. Halife olan Hz.Ömer (r.a.) şehri teslim almak için arkasında bir birlik ile yola çıkmıştır. Hz.Ömer (r.a) yolculuk sırasında devesine bir kendisi binmiş, bir kölesini bindirmiştir. Adalet kelimesinin kendisinde mana ve vücut bulduğu Hz.Ömer (r.a.) deveyi dinlendirmeyi de eksik etmemiştir. Çünkü Ömer (r.a.) hayatı boyunca “Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu, gelir de adl-i ilahî Ömer’den sorar onu!” (Safahat, Mehmet Akif Ersoy) şuuruyla hareket etmiştir. Şehre giriş esnasında sıra kölede olması sebebiyle Hz.Ömer (r.a.) şehre yürüyerek girmiştir. Kudüs ahalisi, halife zannettiği devenin üstündeki köleye doğru secde edeceği esnada yumuşak ama ikazkâr bir ses tonu uyarılmıştır. “Allah’tan başkasına secde edilmez. Ayrıca Halife ben değilim. Müminlerin emiri Ömer’dir.” Bu sözlerden sonra şaşkınlık içerisinde kalan Kudüs halkı Hz.Ömer’e odaklanmış, şatafatsız giyinmesini, elinde kılıç yerine gördükleri dayanak sopasını garipsemiştir. Hz.Ömer gür sesiyle durumu izah ettikten sonra şehir merkezinde şu emannameyi vermiştir.

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, bu sözleşme, müminlerin emiri ve Allah’ın kulu Ömer tarafından İlya (Kudüs) halkına verilen bir emandır. Onların canlarına, mallarına, kiliselerine, haçlarına, yerleşik ve göçebe olan bütün fertlerine verilen bir teminattır. Kiliseleri mesken yapılmayacak, yıkılmayacak ve kısmen dahi olsa işgal edilmeyecektir. İçindeki kutsal eşyalara dokunulmayacaktır. Mallarına el sürülmeyecektir. Kimse dinî inançlarından dolayı zorlanmayacak, kendilerine asla zarar gelmeyecek ve yurtlarına

Yahudiler iskân olunmayacaktır. Buna karşılık onlar da cizye vereceklerdir. Bunlardan kim yurdunu terk etmek isterse, gideceği yere kadar mal ve can emniyeti sağlanacaktır. Yurdunda kalmak isteyenler ise güvende olacaklardır ve cizye vereceklerdir. Dileyen Rumlarla gidecek, dileyen de toprağına dönecektir. Hasat elde edinceye kadar onlardan bir şey istenmeyecektir. Bu, Allah’ın Resul’ünün, halifelerin ve müminlerin Kudüs halkına verdiği güvenlik ahdidir. Cizye ödedikleri müddetçe geçerlidir. (İmam Taberi)

Bunca şeyden sonra Patrik Sophronius’un gözlerinden yaşlar süzülmüş, sebebi sorulduğunda ise “Bu adalet bu topraklarda var olduğu sürece İliya müslümanların elinden çıkmayacak, çıkamayacak. Buna üzülüyorum” demiştir.

Haçlı Caniliği

Papa Urbanus tarafından başlatıldığı kabul edilen haçlı seferlerinin ilki 1096 yılında Avrupa’dan yola çıktı. 1099 yılında Kudüs topraklarına ulaştı. Birçok amaç güdülen haçlı seferlerinin asıl amacı zenginlikti. Yıllar geçse bile mantığı değişmeyen, insanlığı gelişmeyen Avrupa, her zaman olduğu gibi refah için yine Doğu’nun zenginliklerine göz dikmişti. 4.Raymond komutasındaki ordu Antakya ve civarını ele geçirdikten 1 gün sonra Ramallah yakınlarına ulaşmıştı. 7 Haziran’da Kudüs kuşatması başladı. İslam ordusunun daha fazla dayanamayacağını anlayan İftikar el-Devle 15 Temmuz 1099’da Kudüs’ü teslim teklifini kabul etmişti.

Haçlı ordusunun şehre girmesinin ardından anlaşma gereği İftikar el-Devle ve ordusu şehri terk etmişti. Şehir kesin bir şekilde Haçlı ordusunun eline geçince anlaşma maddelerinde yer almayan, tarih sayfalarını utandıran Yahudi ve Müslüman katliamı başladı. Müslümanların çoğu Mescid-i Aksa’ya ve Süleyman Tapınak tepesine sığınmıştı. Yahudiler ise kendi kutsalları olan Ağlama Duvarı’na sığınmışlardı. Savaş hukuku ve ahlakından zerre nasibini almayan Haçlılar, ortalıkta dahi bulunmayan bir taraflara kaçmış, saklanmış o masum insanları kendi mescitlerinde katletti. Yahudi ve Müslüman kaynaklarında yer alan bu zulümler Haçlı kaynaklarına bir övünç meselesi olarak konu oluyor. Haçlı yazarı, Aguiles’li Raymond (“Historia Francorum qui ceperunt Iherusalem” adlı eserinde) şunları anlatır:

Görülmeye değer harika sahneler gerçekleşti. Adamlarımızın bazıları – ki bunlar en merhametlileriydi – düşmanların kafalarını kesiyorlardı. Diğerleri onları oklarla vurup yere düşürdüler, bazıları ise onları canlı canlı ateşe atarak daha uzun sürede öldürüp işkence yaptılar. Şehrin sokakları, kesilmiş kafalar, eller ve ayaklarla doluydu. Öyle ki yolda bunlara takılıp düşmeden yürümek zor hale gelmişti. Ama bütün bunlar, Süleyman Tapınağı’nda yapılanların yanında hafif kalıyordu. Orada ne mi oldu? Eğer size gerçekleri söylersem, buna inanmakta zorlanabilirsiniz. En azından şunu söyleyeyim ki, Süleyman Tapınağı’nda akan kanların yüksekliği, adamlarımızın ayak bileklerinin boyunu aşıyordu.

Yine aynı şekilde Arap tarihçi Ali İbnü’l Esir Al-Kamil fi’l Tarih” adlı eserinde şunları anlatır:

Kutsal şehrin nüfusu kılıçtan geçirildi ve Frenkler bir hafta süren bir Müslüman katliamına giriştiler. Mescid-i Aksa Camiinde yetmiş binden fazla kişiyi öldürdüler.,

Unutulmamalıdır ki on binleri öldürenler bu katliamı savaş meydanındaki askerlere karşı değil, şehir meydanındaki masum insanlar üzerinde geçekleştirmiştir.

İsrail Mezalimi

Filistin topraklarındaki müslüman halkın %80’ini süren İngiliz desteklisi Yahudi milleti bir devlet kurma hayaline bürünmüştü. Bir devletten çok terör örgütüne benzeyen İsrail zulümler, sürgünler ve ölümler ile kuruldu. Birleşmiş Milletlerin hazırladığı Filistin topraklarını bölmeye yönelik “Barış” planı Filistin halkı tarafından kabul edilmemesine rağmen BM tarafından onaylandı. İsrail Kudüs’ü başkent olarak ilan etmesinin ardından zalimliğini arttırdı. Küçük, büyük, bebek, yaşlı, kadın, erkek ayrımı gözetmeksizin katleden İsrail Müslümanlara yardım edilmesine de engel oldu. Bilmemiz gerekir ki İsrail’i İsrail batıracaktır. İsrail hiçbir askeri malzeme taşımayan, yardım malzemeleri ile dolu Mavi Marmara gemisini ellerinde kalaşnikoflarla basmıştır. İsrail, görevi gerçekleri yansıtmak olan yüzlerce gazeteciye öldürülmüş bebekleri dünyaya duyurduğu için suikast düzenlemiştir. İsrail, kendinin kutsal saydığı topraklarda kan dökebilecek kadar ahmaktır. Necip Fazıl Kısakürek’in dediği gibi haykırıyorum “Yıkılısın İsrail! Enkazını göreyim! Sana ülke diyenin yüzüne tüküreyim.”

Bunca yapılandan sonra hesap sorarcasına akılda canlanan onlarca belki tonlarca sorunun arasından dört soru yöneltmek istiyorum. Birinci sorum haçlı alemine “Savaş hukukunu kaçıncı yüzyılda öğreneceksiniz? İkinci sorum Yahudilere “İnançlarına göre kainat yaratılmadan önce de gökte var olan Beytülmakdis’in çevresinde de zulüm var mıydı?” Üçüncü sorum Müslümanlara “Biz Kudüs’ü mü kaybettik, bir patriğe göz yaşı döktüren adaletimizi mi?” Dördüncü sorum dünyaya “Yürümeden önce ölmeyi öğrenen bebeklerin çığlıklarını duyamayacak kadar sağır mısın dünya?”

GÜLMEYEN ADAM: SELAHADDİN EYYUBÎ

1138 yılında Kudüs haçlının ayakları altında ezilirken bir yiğit gözlerini kendi dünyasına Kudüs’e açtı. O geceki doğum sancısı Kudüs’ün sancısıydı. Selahaddin’in doğumu üzerine sevinçten ağlayan gözlerden düşen yaşlar Irak’tan Aksa’nın oluklarına doğru akıyordu. Kubbet’üs-Sahra ayrı bir parlıyordu o gecenin sabahında.

Selahaddin, ismiyle yaşamıştı. Dinine düşkün biriydi. Dinine düşkün olmasını gereği Mescidi Aksa’ya da düşkündü. Doğumundan birkaç ay sonra Tikrit’ten ayrılarak Musul’a yerleşti. Çocukluğu devlet yöneticilerinin yanında geçen Selahaddin Eyyubi gençlik yıllarında yönetimde görev almaya başladı. Birçok alanda yetenek sahibiydi. Başarılı bir talebe idi. Sanat ve ilimle uğraşmayı çok sever, dini meseleler hakkında bilgi sahibi olmayı çok isterdi. Matematik alanında çok başarılıydı. İsterse devrin en büyük ilim adamlarından biri olacağı sürekli olarak çevresi tarafından belirtiliyordu. Ama o, kendisine yazılan kaderden haberdarmış gibi komutan olmayı seçti. Çünkü Kudüs vardı. Kudüs her zaman onun kalbindeydi, fikrindeydi, zikrindeydi.

Bir yandan haçlılar ile bir yandan Fatımi Devleti ile mücadele eden Selahaddin Eyyubi 1171 yılında otuzlu yaşlarında iken İslam Alemi’nde düzensizliklere sebep olan Fatımi Devleti’ni yıkıp Eyyubi Devletini kurdu. Suriye ve Mısır’ın hakimiydi artık. Sıra Kudüs’teydi. Kutlu davaya giderek yaklaşılmasına rağmen Selahaddin bir defa olsun gülümsemiyor, gülemiyordu. O sert bakışlar bir ara hüzünle yumuşadığı zaman kendisine “Niçin gülmüyorsun Selahaddin” diye sorulmuştu. Prangalar altında zulüm ve işkence gören bir insan nasıl gülebilirdi. O, Kudüs’ü yaşıyordu. “Kudüs işgal altındayken ben nasıl gülebilirim ki?” cevabını vermişti.

Selahaddin Eyyubi bir cuma günü hutbe verdiği esnada heyecanlı bir genç “Bize hutbe verme cihadı emret” diye seslendi. Bunu duymamazlıktan gelen komutan ertesi gün sabah namazında o genci sordu. Gencin sabah namazına gelmediğini öğrenen Selahaddin Eyyubi “Cuma namazındaki cemaat sabah namazında olmadığı sürece cihadı emretmeyeceğim” diye haykırdı. Kolay değildi peygamberler mescidinde secde etmek. Layık olmak gerekiyordu. Kendisini, ordusunu ve halkını bu fethe hazırlayan Selahaddin Eyyubi 20 Eylül 1187’de Kudüs’ü kuşattı. Mescid-i Aksa ona doğru gülümsüyordu. O ise akıl ve feraseti ile sabrediyor, savaş planlarını büyük bir vakarla gözden geçiriyordu. Ve o tarihi gün gelip çattı. İsra ve Miraç mucizelerinin yıldönümü 2 Ekim 1187 tarihinde Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü fethetti. Aksa’nın mübarek zeminine değen o mübarek çehrede bir gülümseme belirdi. “İslam alemine tam bağımsızlığı bahşetmişti Kudüs (Nuri Pakdil)”. Bu yolculukta bir ümit vardı, ümidin doğurduğu bir heyecan vardı ve heyecan gereği daimi olarak hareket vardı.

Bilal Taha Aydın

Yorum bırakın