Yeşilin derinlikleriyle örülen bir hırkayı üstüne usulca giyen, toprağın kalbine usta bir nakkaşın elleriyle işlenen kayaları gerdanına takan, şehirlerin kuruyan damarlarına su taşıyan sakalar gibi ince uzun çizgili nehirleriyle Filistin’di gök benizli ülke. Denizlere renk veren o derin mavi göğü umutla kaplıydı Filistin’in. Ne zaman ki zehirli bir sarmaşık etrafına dolandı, ne zaman ki anneleri çocuklarının gözleri önünde vuruldu, ne zaman ki evlatları babalarıyla birlikte kaçarken ölümü tattı ve ne zaman ki kendi topraklarına yabancı edildi Filistin halkı, değişmeye başladı göğün rengi. Önceleri berrak göklere güvercinleri saldılar, ümmete haber verilsin, ayaklansın cümle cihan, zulme dur desin diye. Güvercinler kanadından vuruldu Filistin’de. Ne haberi götürebildi ne duyan dinleyen oldu Filistin’i. Ocakları söndürmeye başladı düşman, evleri, yuvaları, hayalleri demir yelekli canavarlar yıktı. Filistin’in pak gökleri dumanlar içindeydi bu kez. Yanan Filistin’di; ezilen, tükenen, yok olan, biten insanlıktı. Kudüs’ten yükselen dumanlara gözünü ve gönlünü kapattı ümmet. Görmedi, duymadı, bilmedi, hissetmedi. Oysa Filistin’de göğü görmek isteyen insanlar vardı. Çocuklar bayram şarkılarıyla gezmek, anne- babalar yavrularıyla yaşlanmak istiyordu Filistin’de. Kimse toprağını bırakıp gitmek istemiyor, doğduğu, büyüdüğü ve hayaller büyüttüğü vatanını birkaç teröristin hain oyunlarına alan etmek istemiyordu. İnsan gibi yaşamak istiyordu Filistin, kendi yurdunda, kendi vatanında, okula giderken arsız kurşunlarla can vermeyi değil sadece okula gitmeyi istiyordu. Sabah evden işe giderken keyfi müdahalelerle öldürülmeyi değil; sadece işe gitmek kadar basitti isteği Filistin’in. Bir hançer gibi ülkesini bölüp demir duvarlarla ayıran, şehirleri hapishaneye çevirip denizlerini kana bulayan bu alçak düşmana karşı bir “duruş” gerekti. Ya Müslümanlar gelecekti ya ebabiller. Müslümanlar duruyorken ebabiller gelmezdi… Gelemezdi. Zira yerinden kalksa bir Müslüman belki bin Ebabil ederdi..
Ve Filistin gökleri gölgede kaldı 1987 sabahı. Ümmetin sessizliği ile güçlenen düşman işgaline karşı taşlar dile geldi. Hz. Davud aleyhisselam’ın sapanından çıkan taşla aynı kaderdendi bu taşlar. Aynı dili konuştular ve zalimin kara yüzüne vurdular. Özgürlüğün peçesini yüzünden kaldırmak için bir Filistin ayağa kalktı ve hiç durmadan taş atmaya başladı çelik gövdeli tanklara. 2002’ ye dek şiddetle, bastırma, sömürme, haklarından ve yurtlarından edilmeyle karşı karşıya kalan Filistinli taşı kendine silah bildi ve savurdu özgürlük güneşi gibi kokan göklerine…evet, gök göldeydi artık. Mümkün müydü bu? Gök gölgede kalır mıydı? Annelerinim göğsünde taş atmaya ant içmiş çocuklar, süt şişesine değil taşlara uzandı. Ömrünün son günlerini yaşarken düşmana attığı taşları saydı dedeler ve nineler.. Bir nesil taşla ayağa kalktı. Teslim olmamanın, direnmenin, özgürlüğe giden yolda vazgeçmeden, yılmadan, ümitsizliğe kapılmadan “taş atmanın” gücüne inandı Filistin. Filistin gökleri düşmana atılan taşların gölgesindeydi artık. Mina’da şeytan taşlar gibi Filistin’de işgalci İsrail taşlandı. Ara ara direnişçilere ümit veren bulutlar yağmurları saldı, ümit verdi Filistin’e. Bazen güneş taşlar arasında selama durdu, kıyama durdu bu kutlu direnişe. Taşlar “Allah-u Ekber” nidalarıyla Ubüeyde bin Cerrah hazretlerinin okları gibi yürüdü korkak düşman üstüne! Taşlar “intifada” nın sesi oldu, soluğu oldu, hoyrat atan kalbi oldu.
Bin nesil bu sesle, bu kalp atışıyla büyüdü. İntifada, dalga dalga yayıldı dünyanın azgın çehresine. Şimdi bize de bir taşmak düşer düşmana bu şerefli duruşla. Belki bir değil bin taş atmak düşer ki bu şerefli duruşu öğremek, öğretmek, bir kitap okumak, bir şiir yazmak, bir hayal kurmak, bir kelam etmekle alnının çatına taş yağdırmak düşmanın…Ve hain düşmanın kalbini hedef alan boykota devam edip intifadada olmak. İntifadada kalmak…
Filistin’le kalın, intifadayla kalın!
Hilal Keleş
