Bize mücahade ve mücadeleyi emreden Rabbimizin adıyla,
Bir yerde açlık, susuzluk, çamur içinde kalmış çadırların içinde açlıktan ölen bebekler, parçalanmış bedenler.. Bir yerde market raflarına renkli, süslü, parlak, göz alıcı paketlerle Müslümanlara sunulan kurşunlar, bombalar, toplar, tüfekler.. Sağ elimizle aldığımız ürünler daha biz marketten çıkmadan sol elimizle zulüm olup yağıyor Filistin’e, Filistinlilere. Evlerimiz, o buram buram İslam kokması gereken, uhuvvet ruhunun beslenmesi gereken evlerimiz bir düşman karargâhına dönmüş durumda. Kıyafetlerimiz, vazgeçemediğimiz markalar aslında üzerimizde Siyonist düşmanın askeri üniformasından farksız. Evimize ve hayatımıza aldığımız her bir boykot ürünü oturduğumuz yerden mazlumlara kurşun atmak, bombalamak, evlerini yağmalamak değilse nedir? Temizlemek istediğimiz lekeleri çıkarsın diye aldığımız deterjanlar kıyamet günü çıkmayacak kara bir leke bırakıyor alnımızda. Yüzümüzün daha parlak görünmesi için vazgeçemediğimiz kremler nurumuzu alıp karanlık bir çehreye boğuyor yüzümüzü. Şampuanlardan saçlarımıza kan damlaları akıyor ve biz aynada bir canavara dönüşüyoruz her geçen gün. İnsanlığımız, vicdanımız ve Müslümanlığımızı öldürdükçe masumları, mazlumları, çocukları, kadınları ve dağ gibi adamları öldürüyoruz gözümüzü kırpmadan. Çekinmeden, gocunmadan aldığımız her boykot ürünüyle Siyonist sistemin insanı ve insanlığı kendine köle etme planına destek oluyor; Müslüman kardeşlerimizin ahına kulak tıkıyoruz. Kaf Dağı’ndan büyük gördüğümüz “ama”larımızın, “fakat”larımızın, “yapamam”, “vazgeçemem” gibi bahanelerimizin ardından iki damla göz yaşımızı da akıtıyor ve vicdanımızın arbedesinden kazanan taraf olarak çıkıyoruz.
Oysa biz insan ehliydik. Hz. Adem aleyhisselamdan taşıdığımız bir insanlık izzeti ve sancağı vardı. Dini, ırkı, dili ne olursa olsun zulmün olduğu bir yerde tüm bahanelerimizi alnından vurup zalimin belini kırmaktı vazifemiz. Kaldı ki biz Müslümandık. İman ehliydik. Sol yanımızda bizi büyüten, hayata hazırlayan, duruş ve direniş veren iman vardı. Göğsümüzü düşmana siper edecek kadar güçlü imanımız vardı. Kalbimizden, aklımızdan uhuvvetimizle, ümmet birliğimizle ilgili tek bir şüphe geçirtmeyecek imanımız.. Bedenimize ve evlerimize tek bir boykot ürünü aldırmayacak imanımız.. Peki ne oldu bize? Ne oluyor bize ki her cümleye bahanelerimizden birer siper yapıyor ve kardeşlerimize sırtımızı dönüyor; katillerin Filistin kanına bulanmış ellerini sıkabiliyoruz her alışverişimizle.
Biz Kur’an-ı Kerim’den ve en büyük öğretmenimiz olan Peygamberimizden yüz çevirdik ilkin ve bu savaşı böylece kaybettik. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz razı olduğu kullarında görmeyi murad ettiği hasletler bir bir yer alıyor. Öyle ki “Zulmedenlere destek olmayın, yoksa ateş size de dokunur.” Hud/ 113. Zulmedenlere hiçbir şekilde, ne madden ne manen destek olmamamızı emrediyor. Ne kalbimizden ne aklımızdan zulme ve zalime destek verecek herhangi bir düşüncenin, duygunun geçmesini istemiyor. Aklımız ve kalbimizle birlikte malımızla da zulmü destekleyecek küçük büyük fark etmeksizin ufak bir harcamayı katiyen kabul etmiyor. Safımızı temizlerin, iyilerin, haklıların, dürüstlerin yanında net bir biçimde belli etmemizi emrediyor.
Mücahede etmeyi unutmuş; nefsini hesaba çekmekten geri durmuş; her istediğini hemen elde etme hastalığının pençesinde kalan biz mü’minleri Rabbimiz böylece uyarıyor. Asıl cihadın nefisle olduğu gerçeğini hayatından çıkaran bir nesil olarak Rabbimiz zulmün ve zalimin destekçisi olmamıza Cehennem ateşiyle karşılık veriyor. Bu mesajla aklımızı, düşüncelerimizi ve doğal olarak da amellerimizi harekete geçiriyor. Bizi ilk düşmanımızla tanıştırıyor, nefisle mücahedeyi emrediyor Rabbimiz. Market raflarının önünde kesin, net, açık bir duruşla; razı olduğu Müslümanca bir duruşla; zalimi ve zulmünü yerle bir edecek kararlılık, sebat ve diklikle görmeyi murad ediyor Rabbimiz.
Öyle ki elinde taştan başka silahı olmayan, yalın ayak tanklara yürüyüp dimdik duran Filistinli; tüm varlığıyla, canı, kanı, malıyla mücadele ederken, bizim de nefsimizle mücahede etmemiz gerekmez mi? Rabbimizin emrini yerine getirmemiz, evlerimizi düşman karargâhı olmaktan çıkarıp Müslüman kardeşlerimize maddi, manevi yardım cepheleri haline getirmemiz gerekmez mi? Efendimiz’in Hayber Fethi’nde hurma bahçelerini yakarak düşmanı güçsüz bırakmamız gerekmez mi? Nefsimizle, dinimizin emri arasında bir tercih yapmamız gerekmez mi? Bir Filistinli çocuğun nefesine nefes olmamız gerekmez mi?
Evet, boykot evimize, hayatımıza, her seçimlerimize yansıyacak bir parçamız, ahlakımız, sorumluluğumuz, bilincimiz oluncaya dek; işgalci zalimler yıkılıp yok oluncaya, Özgür Filistin’de buluşuncaya dek devam edeceğiz. Allah-u Teala’nın emri, Rasulullah’ın sünneti olarak boykotu yaşamaya ve yaşatmaya devam edeceğiz!
Hilal Keleş
