Kurşun Yağmurları

Bize okumayı ve yazmayı öğreten emreden Rabbimizin adıyla..
Zamanın ahirinde olmak nidası sağır etti kulaklarımızı. Çocuk çığlıklarını ekmek gibi yiyen, su gibi içen zalime karşı sessizliğimize çarpan ahir zaman nidası. Oysa zamanın evvelinden gelen insanlardık biz. Karanlık çağların gecelerine düğümlenmiş insanlara insanlık  öğreten bir dinin mensuplarıydık. Kimliği, ülkesi, rengi ne olursa olsun zulme uğrayanlara Hira’ydık. Söz konusu din kardeşliği olduğunda evini, ocağını, malını gözünü kırpmadan paylaşacak kadar Ensardık. Hicret ehline yurt olacak kadar derindi gönül hanemiz. Evet, Müslüman’dık biz. İnsanlığın kemal vasıflarını ibadet bilinciyle taşırdık tepeden tırnağa.

Alemin hayran kaldığı bu tablomuza kurşun yağmurları yağdı. Kur’an’ın can veren ayetlerinden uzaklaştıkça cehalet kurşunları yağdı zihnimize. Irkçılık, moda, popülarite, modernizm ve  ideoloji katliamlarıyla zihnimiz savaş alanına döndü. İlk bakışta garip karşılanan bu kavramlar zamanla düşüncelerimizin mihengi oldu ve kurşunlar acıtmamaya başladı canımızı. Zamanın evvelinde güller yetiştiren Peygamberi iklimden yüz çevirdik ve can suyu olacak yağmurlar, yerini kurşun yağmurlarına bıraktı. Gönül bağımız Batıcılık oyunları oynansın diye talan edildi. Kendi değerlerimize karşı tahkir gözlüğü taktırıldı ve özümüze bakan pencerelerimiz siyaha boyandı. Biz an be an özümüzden koparılıp çarmığa gerilen değerlerimizi tahtından ettik dünyanın geçici hevesleriyle, ölümsüz bağlarımızı alnından vurduk milliyetçilik, vatancılık sloganlarıyla. Zihin ve kalplerimizin işgali altında yaşamayı ileri bir medeniyet seviyesi sandık. Sahip olduklarımız uğruna direnmek, ileri atılmak, savaşmak bize ağır geldi. Zihnimize yağan kurşunlar bizi öylesine uyuşturdu ki gerçek kurşunun acısını yaşamak ümmetin direnen Müslümanlarına kaldı.

    Yaşarken öldüğümüz günlerde, ölürken yaşadı Müslümanlar. Tabağımıza aldığımız yiyeceklere derç edilmiş kurşunlar midemizi doyururken, açlıktan karnına taş bağlayan Müslümanların direnişi anlamsız (!) geldi. Bir kahve markasının etiketine sattık tüm onurumuzu. İşgal edilmiş benliklerimizle hürriyet nutukları attık. Direnenlerin eylemleri altında enkaza dönmüş ruhlarımızı susturmak için nefis kokan kelimelere siper aldık. Taviz vermediğimiz konfor alanlarımız kabristanlara döndü. İçinde irili ufaklı hayalleriyle gömülen hatta çoğu zaman gömülemeyen Müslümanların bedenleriyle dolu konfor alanlarımız.vazgeçemediğimiz markaların ipliğiyle idam edilmiş çocukların soldurulmuş çiçek bahçesi misali şimdi rahat ettiğimiz alanlar.
Evet kurşun yağmurları yağıyor  hür ülkelerin ve esir Müslümanların göğüne. Fakat hangisi daha ölümcül, hangisi daha yaralayıcı? Bir tarafta hür adamları, hür kadınları, hür çocukları ile direnen, dik durmanın onurlu sancağını taşıyan Müslümanlar diğer tarafta kendilik putuna secde edip özünden, değerlerinden ve değerlilerinden vazgeçen Müslümanlar. Bir tarafta düşmanın kurşun yağmurlarına canını serip  Cennet’e uğurlanan Müslümanlar, diğer tarafta düşmanın kurşun yağmurlarını başının üstünde, hayatının içinde arsız bir ot gibi taşıyanlar.
Hangisinden ölmek daha elimdir ve hangisinden öldürülmek daha şereflidir?
Şimdi vakit zihinlerin özgürlüğüdür. Çünkü esir düşünceler hürriyet hayalleri kuramaz…

Hilal Keleş

2 Comments

  1. Ahh Gazze.. ne kadar da yürek yakmışsın böyle derine derine, işlemişsin ismini en derine.. Nakşettin sevdanı en özeline..

    Liked by 1 kişi

Kader için bir cevap yazın Cevabı iptal et