Mevlânâ’nın “gizli yağmur” benzetmesiyle O ki (sav), uğradığı her yeri münbit bir bahçeye çevirmiştir. Ateşi söndürmüş, tozu yatıştırmıştır…
Sadece birkaç yıllık zaman içinde hem de hayatın sosyal, kültürel, ahlaki her noktasında en büyük dönüşümü ve inkılabı gerçekleştirmesi o güne kadar tarihin hiç görmediği bir olağanüstülüktü.
Neydi bu inkılap?
Bu, tek tek her ferdin kendi iç ve dış dünyalarında bıraktığı kalıcı tesir ve bir derin dönüşümdü. Bu dönüşüm bir Aydın’ın
“İslam’dan önceki Ömer; İslam’dan sonraki Ömer” cümlesiyle özetlenebilirdi.
Bu yüzden denir ki Hz. Peygamber, (sav) hiç mucize göstermemiş olsun, Onun cahiliyeden bir asr-ı saadet toplumu çıkarması bile bir mucize olarak yeterdi.
İlk emri “oku”mak olan ve “kaleme yemin”le, “sözün en güzeline” başlayan bir Peygamberin yetiştirdiği ürün, en başta cahiliyesini yıkmış bir “oku”yan nesil; düşünen, soran, sorgulayan, bilen, duyan, gören ve yaşayan bir bilgi toplumudur. Kelimenin tam anlamıyla bilgi ve irfan toplumudur. Muhammed Hamidullah’a göre dünyadaki ilk üniversitenin kurulduğu yer Medine’dir. Hem de askeri, siyasi, ilmi, dini ve hukuki hemen her dalda sahanın en iyilerini yetiştiren bir şehir olarak…
İyi bir kaynaktan beslenen bu nesil, genç ve diri bir ruhu temsil ettiklerinin farkında olarak sadece yetmiş yıl gibi bir zamanda dünyanın önemli bir kısmını fethedebilmişlerdi…
Batılı yazarlar, Arap yayılmasını tarihin en ilginç olaylarından birisi kabul ederler. Onlar için Arap kavimlerin çok kısa bir süre içinde Müslümanlığı benimseyerek güçlerini doğuya ve batıya kabul ettirmeleri beklenmedik bir olaydır.
Kendi iç evrenini çok iyi oluşturmuş benliklerde bu fetihler, bilekte kalmamış; yürekte karşılık bulmuştur. Bu samimi ilerleyiş, çok yönlü bir çekim alanıyla sosyokültürel zeminini de oluşturarak yürümüştür. Neticede bu hareketler, fetihlere paralel çok hızlı bir gelişme göstermiş; çok yönlü ve dinamik bir medeniyetin taşıyıcısı olmuştur.
Medeniyet tarihçisi Will Durant şöyle der: “8.10.11. asırlarda Müslümanlık artık kültür hayatının zirvesine ulaşmıştı. Kurtuba’dan Semerkand’a kadar uzanan coğrafyadaki bir camide ilim adamlarının sayısı, camideki sütunların sayısından daha fazla idi.”
İspanyol yazar Blasco İbanez’in de bu yönde bir tespiti var. “Katedralin Gölgesinde” isimli kitabında o şöyle der: “İspanya’da yeniden doğuş, barbar sürüleriyle kuzeyden gelmedi. Güneyden İslam fetihleriyle birlikte geldi. Bu, bir fetihten çok, uygarlaştırıcı bir seferdir.”
Yazar devamla şöyle der:
“Cebir, simya, kimya, tıp, kozmoloji ve şiir Avrupa’ya Müslümanlarla birlikte gelmişti. Halı, kumaş, maden işleri ve barutu Avrupa’ya öğretenler yine Müslümanlardı. Dünyanın ilk rasathanelerini Semerkant, Bağdat, Şam, Kahire ve Kordovo’da kuranlar Müslümanlardı. Göz hekimliği tesis edenler de eczacılık ilminin temellerini atanlar da Müslümanlardı. 12. yüzyıl bilhassa İslam sanatının güzelliğinin en yüksek noktasına eriştiği zamandır.”
Medeniyet tarihçisi Will Durant’ın yine ifadesiyle “700 yılından 1200 yılına kadar beş asır İslam alemi fen ve tıpta dünyaya rehberlik etmiştir.”
Pek çok araştırmacı sıfır dahil matematiksel rakamları ve “deneysel yöntemi” Batıya öğretenlerin Müslümanlar olduğunu bildirirken ünlü Alman tabiat bilgini Aleksandr Humbola da şu ilaveyi yapar:
“Tabiat ilimlerinin hakiki kurucuları Müslümanlardır.”
Fernand Genard, şöyle bir itirafta bulunur: “Avrupa, medeniyetini Müslüman Araplardan ödünç aldı. İslam medeniyeti, barbar Avrupa’nın terbiye edilmesinde en hâkim rolü oynamıştı.”
Aynı minvalde R.V.C. Bodley de “Rönesansı İslamiyet’e borçluyuz” demekte kendini sorumlu hisseder.
Batılı bir Marksist, “Eğer Müslümanlar olmasaydı belki Batı medeniyeti hiç doğmayacaktı.” Der ve sözünü şöyle bağlar: “Ortaçağda binlerce Müslüman aydının sarfettikleri muazzam rasyonel çaba karşısında insan sadece saygı ve hayranlık duyar.”
Bu, bir “altın çağ”dır ki asr-ı saadetle başlayan, sonrasında Endülüs (Kurtuba), Abbasiler, Selçuklu ve Osmanlılarla devam eden bu uzun tarihî kuşak, insanlığın gurur tarihine İslam dinamizminin bir armağanı olmuştu…
Şu kadar söyleyelim: Abbasiler dönemindeki “Beytü’l-Hikme”de (Bağdat’ta) toplanan kitapların sayısının dünyanın bütün kütüphanelerindeki kitapların sayısından fazla olduğu gerçeğini hatırlarsak, bu armağanın büyüklüğünü sanıyorum daha iyi fark etmiş olacağız.
Bu kültür havzasında kalemin, bilginin, araştırmanın önemi kuşku götürmez. Bilim erbabının da ayrı bir önemi vardı. Gazneli Mahmut, çağdaşı olan büyük bilgin Biruni’yi “Sarayımızın en değerli hazinesi” diye anıyordu. Alimler, devlet ve milletçe destekleniyor; özel ilgi ve hürmet görüyorlardı.
Dinlerinden de aldıkları teşvikle Müslümanlar, kainatı bir laboratuar gibi görme, bir ibadet bilinci içerisinde tetkik etme ve sonra onu, insanlığın yararına sunma sorumluluğuyla ‘oku’ya’bil’menin bütün boyutlarında dünyayı ışıklandırıyorlardı.
Bugüne gelince:
“Zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor” diyen o hakikatli sözü, haklı çıkaracak bir arka planı bugün biz, yeniden oluşturmalıyız diye düşünüyorum.
Zira yaşlı tarihin ne söylediğini duyuyor gibiyim:
-Sen O’nu unutmayacaktın evlat!
Üzülerek belirtelim ki bugün Müslümanlar hafızasını yitirmiş gibidir… Her şey unutulmuş gibidir. Sanki bu geçmiş, onlara ait değilmiş gibidir. Ve sanki mensuplar, sahip olduklarından utanıyor, suçlanıyor da “vallahi billahi ben etmedim” der gibidir.
Bugün Batı medeniyetinin iflası eşiğinde; sosyal, bilimsel, ailevî ve ahlâkî boyutlardaki çöküşü aşamasında Müslümanların yeniden kendi medeniyet geçmişini ve köklerini hatırlamaması büyük bir talihsizliktir.
Oysa hatırlamak için pek çok sebep hâlâ mevcuttur.
Bunlardan birisi: Yenilenmek.
Bu, bir hücre yenilenmesi olup diriltici gücü yeniden kuşanmaktır. Bir şiirle ifade edeyim:
Bil ki “diriltici güç”
Kur’an ve sünnet ile
Dinini sımsıkı tut…
Dindarlığını yenile…
Buradan kastettiğimiz şudur: Bir ayakla dinine sımsıkı bağlı kalırken; diğer ayakla daha dolu, daha samimi, daha donanımlı, daha başarılı, daha kapsayıcı, daha merhametli, daha ahlaklı bir dindarlığı gerçekleştirmek demek.
Hatırlamanın ikinci boyutu: Anadolu.
Şanlı bir geçmiş, şanslı bir coğrafya…
Eski medeniyet beşiği…
İnsanlığın ve İslam’ın kültür ocağı…
Anadolu, tarih boyunca sevgi medeniyetinin beşiği olmayı sürdürmüştü.
İlk günden bu güne derin dindarlığın, komplekssiz inanmanın ve hoşgörü kültürünün en iyi tecrübesini vermiş bir inanç havzası olarak… -Birlikte yaşama projesinde ilk şehir örneğinin Medine olduğunu unutmadan- bir çok farklı mezhep, cemaat, din ve ırk mensuplarının rahatça ve kardeşçe yaşadığı topraklardır Anadolu.
İnsanlık asırlarca bu medeniyeti bazen bütün zenginliğiyle bazen de lokal yansımalarıyla yaşama şansını ve zeminini orada hep bulmuştu. Tarih, İslam medeniyetini daha çok a) Kalem medeniyeti, b) Su medeniyeti c) Vakıf medeniyeti olarak üç karakteristiği üzerinden tanımıştı. Bir irfan mektebi olarak; “Anadolu irfanı”, “Anadolu mayası” olarak bu bilinç, bu toprağın genlerinde mevcuttur.
Can yakıcı soru şu:
Bu kadim okul, yeniden kazanılabilir mi?
Evet.
Bir hücre yenilenmesi ve tam bir uyanışla,
Evet.
Bunun cevabı, dünyayı yemeye ahdetmiş açgözlü simsarların “Aslanı uyandırmayın” korkusuna karşılık gelir.
Kalk, yeniden kükre ve kalk!
Öğret çağa: Merhamet var
Aslanlar öfkesinde hak,
“Kuş kalbi”nde emanet var.
Geçmişteki Abdalân-ı Rum, Gâziyân-ı Rum, Bâcıyan-ı Rum gibi aksiyon içerikli gönül hareketlerinin, vakıf geleneğinin, ahilik teşkilatının, alp-eren ruhunun yeni versiyonunda (bir “çağdaş sûfî” gibi…) sevgi, bilgi ve inanç temelinde bu yeni ruh, “yaşatma mefkuresi” ve ‘birlikte yaşama kültürü’ adına üstlendiği misyonla ağırbaşlı bir rönesansı gerçekleştirebilir.
Tarih, Anadolu insanını bin yıllık bir geçmişiyle nasıl andıysa; aynı şekilde ışığını ve gıdasını bu topraklardan almayı başarabilen yeni filizlerini, aynı zihnî ve ruhî atılımla bir kez daha “sevgi medeniyetinin çocukları” olarak yazabilir…
Kaldı ki buna en yakın olan da yine bu yürek coğrafyasıdır.
Afrika insanının batılı beyaz adama duyduğu güvensizliğe inat; buğday tenli Anadolu insanına “sen bizdensin” deyişinde özetlendiği gibi.
Sömürgeler tarihi ve hususen Filistin üzerinden son yaşanan dünya gerçekliği de gösterdi ki “Benim yaşamam için senin ölmen lazım” histerik algısıyla batı kafası, kendi değerlerini de çiğneye çiğneye bir kez daha insanlığı tükenişin eşiğine getirdi. Buna karşılık fütüvvet geleneğinin asırlardır değişmeyen çizgisinde insanlığın ne kazandığı; “Yaşatabildiğim kadar yaşayabilirim” algısının varoluşumuz adına nasıl bir iklim vaat ettiği de ortada.
İslam’ın insanlığın kültür ve medeniyetine ve onun gönül tarihine kattıklarını; insanlığın kurtuluş, barış ve huzuru adına yüklendiği misyonu detaylandırmaya gerek yok. Ancak Toynbee’nin bir sözünü hatırlatmadan geçemem:
Toynbee, insanlığı alkol ve ırkçılığın pençesinden İslam’dan başka hiçbir gücün kurtaramayacağını belirttikten sonra şu ifadeyi kullanır:
“Eğer insanlığın bugünkü durumu bir ırk savaşına yol açacaksa, İslam tarihsel görevini yapmak üzere bir kez daha çağrılmalıdır.”
Ahmed Yüksel

çok etkileyici, üzücü, gurur ve mutluluk verici bir yazı olmuş.. okuduğuma memnun oldum..
Allah bizi hayıla, güzellikle, kolaylıkla ıslah etsin..
BeğenLiked by 1 kişi