Kendimizi Kandırmaktan Yorulmadık mı?

İnsan çoğu zaman cevap veremeyeceğinden korktuğu soruları kendisine sormaktan kaçar; soruyu değiştirme veya erteleme yoluna gider. Nefsinin isteklerini yerine getirebilmek uğruna gece gündüz çalışır, didinir, belki çoğu zaman uykusuz kalır ve imkânlarını artırmaya çalışır. Ama bu imkânları başkası için kullanmaya gelince, çoğu zaman bu imkânların  az bir kısmını bu yolda sarf eder; hatta elindeki imkânları inkâr ederek bahane üretir.
Kabul edelim, insanız ve her hâle girebiliriz. Misalen su koyulduğu kabın şeklini alır. Ama biz su değiliz. Kimimiz su gibi davranır; girdiği ortamın şeklini alır. Kimimiz kor ateş gibidir; değdiği kaba şekil verir. Kimimiz ise suyu da ateşi de kabı da inkâr eder. Ancak biz diyoruz ki olup biten her şeyin farkındayız ve hiçbir şey yokmuş gibi sırtımızı dönüp gidemeyiz.
Evet, çok fazla sorumluluğumuz var ama emin olun, bu sorumluluk kaldıramayacağımız bir yük değil. Bizler bütün sorumluluğu bir anda sırtlanmaya çalışıyoruz. Sonuç olarak ya bu yükü kaldırmaya gücümüz yetmiyor ya da kaldırabildiğimiz bu yükü uzun süre taşıyamıyoruz. Kimseden yardım almadan tek başımıza yüklenmeye çalıştığımız yükler bazen bizi incitiyor, bazen de sakatlayacak raddeye getiriyor.
Öyle değil mi?
En iyi ihtimalle, çok çabuk yoruluyoruz.
Gazze, Doğu Türkistan, Suriye, Afganistan, Sudan, Somali, yetimler, engelliler, gaziler, yaşlılar, evsizler…
Bir Müslüman olarak bunlar ve daha fazlası bizim sorumluluk alanımıza dâhil değil mi? Şüphesiz, evet! Çünkü Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir.
O zaman ne yapmalıyız? Ağlayıp sızlanıp kendimizi helak mı etmeli? Hiç dinlenmeden hepsi için koşturup ailemizi, işimizi, okulumuzu bir kenara mı itmeliyiz?
-Hayır, hiçbiri değil.
Peki, ne yapmalı? Hangi yoldan gitmeli? “Bedenim ve gönlüm bunca yükü kaldırmıyor.” diyerek ümitsizlik diyarına mı uğramalıyız?
-Tabii ki hayır! Ümitsizlik nerede olursa olsun, şeytandandır.
Bir misal vereyim: Memleketimize yolculuk ederken aracımız yanlış yöne saparsa, varacağımız yeri mi değiştiririz, yoksa doğru yolu bulmak için yeni yöntemler mi deneriz? Tabii ki yolu ve yöntemleri değiştiririz; aksi hâlde alacağımız kararın sâlim bir akla ait olduğundan şüphe ederiz. Öyle değil mi?
Öyleyse, sorumluluklarımızı inkâr etmemeli; bu sorumlulukları yerine getirirken izlediğimiz yol üzerine düşünmeli ve yeni kararlar almalıyız.
Müslümanlar olarak sorumluluklarımızdan hesaba çekileceğimize iman ederiz. Her ne kadar hesabını verememekten korksak da sorumluluklarımız üstümüzden kalkmıyor maalesef. Bizi gün boyu ayakta tutan ya da tutması gereken bu korku değil midir zaten?
O zaman sorumluluklarımızı yerine getirmek için uyguladığımız yöntemleri ve denediğimiz yolları değiştirmeli, dönüştürmeliyiz.
Peki, bunu nasıl yapacağız?
Ben de bir yol olduğuna inanarak bu soruyu kendime sordum ve bir cevap bulduğuma inanıyorum. Bunu sizlerle de paylaşmak istedim. Siz bu soruya daha etkili bir cevap bulursanız Fecr-i Aksa sosyal medya hesapları üzerinden bizlerle de paylaşabilirsiniz.
Hazırlık yapmak, hazırlıklı olmak.
Maddi bir yükü kaldıramadığımızda bedenimizin aciz kaldığını fark ederiz. Hasta ise bunun için doktora gitmeli, yeteri kadar güçlü değilse spor yapmalı, sağlıklı beslenmeli, devamlı idman yapmalı, gerekirse bir antrenörün takibine ya da bir arkadaşımızın desteğine başvurmalıyız. Bu yöntemi sebat ederek uyguladığımızda yükü kaldırmaya muvaffak oluruz, öyle değil mi?
Nasıl ki dinde akıl nimetine sahip olmayan bir insan sorumlu kılınmıyorsa bunun zıddı olarak akıl nimetinin yanında birçok imkân lütfedilen bizler birçok konuda sorumlu kılınıyoruz.
Müslümanlar olarak bizim sorumluluklarımız da yükümüzü belirliyor. Sorumluluklarımızın hem maddi hem de manevi ağırlığı var. Bu ağırlıktan dolayı yükü kaldırmadığımızdan şikâyet ediyoruz.
O zaman hazırlık yapmak zorunda değil miyiz?
Maddi olarak ilmimiz eksikse daha çok okumalı, manevi olarak kalbî hastalıklarımız üzerinde durmalıyız. Maddi olarak insanlarla ilişkilerimizi düzenlemeli, manevi olarak Rabbimiz ile yakınlığımızı her geçen gün daha da artırmalıyız.
Hepimizin ihtiyaçları ve eksikleri farklılık gösterebilir. O hâlde her birimiz bu konuda kendisine bir reçete hazırlamalı ve bu yolda sebat etmeli; düştüğümüz her an tekrar ayağa kalkmalı, kaldığımız yerden devam etmeliyiz. Ayaktaysak düşenlere el uzatmalı; kardeşlerimizi kendimize öncelemeliyiz.
Rabbimizin gözümüz ve gönlümüzü aydınlattığı  hem sevindiğimiz hem de bize güç, kuvvet, umut, direnç ve sebat aşılayan o ayet-i kerimeyi tekrar hatırlatmak istiyorum:
“Allah, hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.”(Bakara, 286)
Yükümüz, sorumluluğumuz kadar! Dünyanın dört bir yanında zulüm gören Müslüman kardeşlerimizin bulunduğu bir çağda, sorumluluğumuz bir hayli fazla.
O zaman hazırlık yapmaya devam edelim. Çünkü mümin, zaferden değil; seferden sorumlu olduğu müjdesine naildir. Filistinli kardeşlerimizin dediği gibi:
“Rabbimiz vekilimizdir, O ne güzel vekildir!”
“Ey inananlar! Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın!”(Enfal, 60)

Hüseyin Aslan

Yorum bırakın