وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler. (Âl-i İmrân – 160)
Allah Azze ve Celle, Ahzâb Suresinin 21. Ayetinde meâlen “İçinizden Allah’ın lutfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki, Rasûlullah’ta güzel bir örneklik vardır.” buyurmaktadır.
Abdulah İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu (meâlen): “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez…” (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 38, 60;Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19; İbni Mâce, Mukaddime 17)
Rasûlullah Aleyhisselam’ın mübarek ömründe yetim bir çocuktan bir devlet reisine kadar türlü türlü hallerdeki insanlar için en güzel örneklik mevcuttur. Müslümanlar O’nun ﷺ sünnetine yalnızca vacib olan ibadetlerde değil, hayatın her alanında ittiba etmekle mesûldürler. Bir yetim, tesellisini O’nda ﷺ bulur. Erdemle hareket etmek isteyen her bir insan, dayanılmaz acılara katlanan mazlumlar, adaletle hükmetmek isteyen liderler için en sağlam dayanak ve rehberlik O’ndadır ﷺ. Hayatın her kademesinde O’nun ﷺ sünnetine tâbi olanların kurduğu nizam ile Saadet Asrı yaşanmıştır.
Milyarlarca ferde ulaşan Ümmet-i Muhammed’in ﷺ on beşinci asırda (m. 21) içinde bulunduğu zillet de kuşkusuz O’nun ﷺ sünnetine olan laubalilikten kaynaklanmaktadır. Sinesinde iman bulunmayan toplulukların birini uygulayıp diğerini rafa kaldırdıkları beşerî sistemler dünyayı modern cahiliye karanlığına terk etmiştir. Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Arakan’da ve daha adını sayamadığımız nice muhtelif coğrafyada mazlum Müslümanların mallarına, namuslarına, canlarına kafirler musallat olmuşlardır. Çektiği işkencelere dayanamayıp Allah’tan ﷻ ölümü isteyen, ümmetin sessizliğini Allah’a ﷻ şikâyet edeceğini bizzat haykıran mazlumlara rağmen sessizlik bozulmamaktadır. Toplu bir vicdan uyandığı, müslim/gayrimüslim vicdanını kaybetmemiş yığınlar sokağa aktığı zaman Müslüman toplumların Müslüman liderleri tarafından ya siyaset ile ya da zor kullanılarak sindirilmişlerdir. Bu kirli ve zelil siyasetin arkasında ulus devletlerin kendilerini koruma politikaları yatmakta, trajik bir şekilde “ümmetin selameti” bu zelil siyasetin sebebi olarak gösterilmektedir. “Burası ümmetin son kalesidir, fevrî davranıp bir kısım mazlum için ümmetin tamamını tehlikeye atamayız, biz düşersek ümmet düşer.” sloganlarıyla vicdanlı yığınları sindirmeye çalışan bu zihniyet de Rasûlullah’ın ﷺ sünnetine tezat görünmektedir. Müslümanların koruyucusu Allah’tır. Onlarca asırdır tecrübe aynıdır: Cihadı terk eden zillete dûçar olmuştur. Hudeybiye anlaşmasından önce yaşananlar da günümüze ışık tutmakta, Rasûlullah’ın ﷺ geride adam bırakmadığını anlatmaktadır:
Efendimiz ﷺ, Hicretin altıncı yılında yaklaşık bin dört yüz kişilik ashabıyla birlikte umreye gitmek için Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola çıktı. Bir yıl önce gerçekleşen Hendek Gazvesi’nde yaklaşık üç bin asker savaşmıştı. Yani savaşma kapasitesi olan nüfusun neredeyse yarısı bu yolculukta Efendimiz’e ﷺ refakat etmekteydi. Umre ibadeti niyetiyle gidildiği için savaşa gider gibi bir ordu teçhizatları yoktu. Mekke-i Mükerreme’ye yaklaşık on yedi kilometre uzaklıkta bulunan Hudeybiye’ye vardıklarında Mekkeli müşriklerin engeliyle karşılaştılar. Müşrikler, Müslümanları Mekke-i Mükerreme’ye sokmamak için direneceklerini, gerekirse savaşacaklarını bildirdiler. Rasûlullah ﷺ, Hz. Osman’ı (r.a) elçi olarak müşriklere gönderdi. Mekke-i Mükerreme’de saygınlığı olan Hz. Osman’a (r.a) Kâbe’yi dilediği gibi tavaf edebileceği söylendiğinde “Rasûlullah ﷺ tavaf etmeden ben asla tavaf edemem” cevabını alan müşrikler öfkeyle kendisini esir tuttular. Hz. Osman (r.a) müşriklerin elinde esirken, Müslümanlara onun şehit edildiğine dair bir haber ulaştı. Bu haber üzerine Bey’atürrıdvân diye bildiğimiz biat gerçekleşti. Rasûlullah ﷺ, Hz. Osman’ın (r.a) hesabını sormak üzere kanlarının son damlasına kadar çarpışacaklarına dair ashabından söz aldı. Oradaki sahabîlerin hepsi biat etti, Rasûlullah da ﷺ önce sağ elini uzattı, sonra da sol eli ile Hz. Osman (r.a) adına biat etti. İhramlarıyla umre için gelen Müslümanların silahları da çok azdı. Üstelik o zaman Hayber yahudileri ve Kureyşliler arasında da Müslümanlara karşı bir ittifak mevcuttu. Müslümanların iki taraftan birine saldırması durumunda, Hayberliler ve Kureyşliler bir olarak savaşacaklarına ve hatta Medine-i Münevvere’ye saldıracaklarına dair sözleşmiştiler. Durum böyleyken, Rasûlullah ﷺ bugün gördüğümüz cümlelere benzeyecek şekilde “İhramlarla geldik, silahımız yetersiz, eğer kaybedersek bu Müslümanların sonu olur, geri dönelim, bekleyelim, gücümüzü toplayıp öyle savaşalım” demedi. Kanlarının son damlasına kadar savaşacaklarına ahdettiler. Geride tek arkadaşlarını bırakmadılar. Çünkü İslam’ın koruyucusunun Allah Azze ve Celle olduğunu, kendilerine düşen vazifenin mücahede olduğunu biliyorlardı.
Elbette Rasûlullah’ın ﷺ mübarek yaşantısını incelediğimizde, onun da sabrettiği, savaşmak için doğru zamanı beklediği örnekler de görmekteyiz. Şahit olduğumuz olayları göz önünde bulundurduğumuzda ise; Gazze, Doğu Türkistan kan ağlıyorken, Müslümanların namuslarına tasallut ediliyorken, kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar akla gelmeyen işkenceler ile, yakılarak öldürülüyorken takınacağımız tavır Bey’atürrıdvân’dan farklı olmamalıdır. Aksi takdirde korkulacak bir hesap günü beklemektedir. الله أعلم / En iyisini Allah bilir.
(21) İçinizden Allah’ın lutfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki, Resûlullah’ta güzel bir örneklik vardır.
(22) Müminler düşman kuvvetlerini karşılarında görünce, “Bu, Allah’ın ve rasulünün bize vaad ettiği durumdur, Allah ve resulü hep doğru söyler” dediler; bu onların ancak imanlarını ve teslimiyet duygularını arttırdı.
(23) Müminlerden bazı kimseler Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler, kimileri onun yolunda can verdiler, kimileri de ecellerini bekliyorlar; (vaadlerini) asla değiştirmediler.
(24) (Böyle oldu ki) Allah, sözünde duranları sadakatleri sebebiyle ödüllendirsin, münafıkları da dilerse cezalandırsın, dilerse bağışlasın! Allah çok bağışlayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir. (Ahzâb 21-24 meâli)
Serdar Yener
